Sedat Kadiroğulları
Mükemmel Varlık
Allah’ın gönderdiği tüm dinlerin en temel mesajı, Allah’ın mükemmel bir varlık oluşudur.

Kuran benliklerimizde deliller olduğunu söyler. Buraya kadar Farabi, Descartes gibi düşünürlerden benliklerimizde doğuştan
“Allah’ın varlığı” fikrinin var olduğuna dair açıklamalarını inceledim. Tahminimce Kuran’ın benliklerimizde deliller olduğunu
söyleyen ayeti “Allah’ın varlığı” fikrinin zihnimizde olmasından daha geniş anlamda delillere de işaret etmektedir. Kanımca
“Apriori” olarak tanımlanan benliğimizin, zihnimizin doğuştan sahip olduğu tüm özellikler, bu ayetin işareti kapsamındadır.

Kant’ı Kant yapan eşsiz buluşuna göre zaman ve mekan bizim her türlü deneyden, dış dünyayla buluşmadan önce sahip
olduğumuz sezgilerdir. Küçük bir çocuğun mesafeler hakkında hiçbir fikre sahip olmamasına rağmen, hoşuna gitmeyen
şeylerden uzaklaşması, beğendiği şeylere yaklaşmak istemesi bunun delilidir. Öyleyse insan, doğuştan hazır bir sezgiyle bu
şeylerin önünde, yanında, dışında, kendisinden başka yerde olduklarını apriori olarak bilir. Yani dış dünyayla temas etmeden
önce zihnimizde mekan fikri hazırdır. Zaman için de aynısı geçerlidir. Her algıdan önce çocuk, önce ve sonra duygusuna
sahiptir. Bunlar olmasaydı; tüm algılarımız birbirine karışır ve düzensiz, sırasız, karmaşık algıları kavrayamazdık. Zaman ve
mekan sezgilerinin doğuştan bizde var olduğunuda bilmeliyiz.

Kant, benliğimizin doğuştan sahip olduğu bu özellikleri dış dünyayla temasımızı irdelerken kullandı. Bunların Allah’ın
varlığının delilleri olduğuna dair bir şey söylemedi. Kant’ın bu buluşu benliğimizde var olan özelliklerin dış dünyayla nasıl
uyumlu olduğunun bir delilidir. Biz tek bir benliğe sahibiz ve tek bir mekanda yaşıyoruz. Yaşadığımız mekanı çok kompleks
bir kapıya benzetebiliriz. Benliğimiz ise doğuştan sahip olduğumuz zaman ve mekan kategorileriyle tek anahtarımızdır. Bu
çok kompleks kapıya, benliğimiz gibi çok kompleks bir anahtarı sokuyoruz ve karşımızdaki kapı açılıyor. Bu anahtarın
(benliğimizin) tesadüfen var olduğu hiç söylenebilir mi? Çok açıkça bellidir ki bu Evren’i, zamanı ve mekanı Yaratan kim ise
insan benliğini tüm donanımıyla Yaratan da odur.

Dil öğrenme yeteneğimiz de doğuştan apriori olarak benliğimizde, zihnimizde hazırdır. İnsanın bu en önemli ihtiyacının
zihninde hazır olarak yaratılması da, aynı zaman ve mekan kategorileri gibi Yaratıcımızın bizi mükemmel yarattığının
delilleridir. Dış dünyada var olan ortama uyum sağlaması için maddi bedenimiz gibi zihni yapımız da her türlü donanımla
hazır olarak yaratılmıştır.

Görüldüğü gibi doğuştan benliğimizde var olan apriori seziler bizi hiç yanıltmamaktadır. Kant bu apriori sezilerin deney
alanına uygunluğunu gösterdi. Bu da aslında apriori sezilerin deney alanında deneylenmesi demektir. Buradan hareketle
apriori sezgileri deney alanının dışına taşıracak güveni elde edebiliriz. Örneğin bir İbni Sina, bir Descartes gibi; zihnimizde
doğuştan var olan Allah fikrini bir delil olarak kabul edebiliriz.

Kant apriori olan zaman ve mekan sezgileriyle ilgili açıklamasının “Kuran’ın benliklerimizde deliller olduğunu” söyleyen
ayetine konu olduğunu duysa herhalde çok şaşırırdı! Bize göre Kant’ın ahlakın varlığı için Allah’a ve ahirete inanmamız
gerektiğini söyleyen açıklamalarından da insanın sahip olduğu apriori bilgiler için sonuçlar çıkarılabilir. Kant ahlâk ilkesinin
uygulanması için kaçınılmaz olarak Allah’a ve ahirete inanılması gerektiğini söyledi. Kant bunu apriori özelliklerimizden
kaynaklanıyor olarak değerlendirmedi, bu durumu pratik bir ihtiyaç olarak, pratik aklın bir tavrı olarak gördü. Fakat belli
donanımlarla yaratılan aklı, bu sonuçlara götüren yaratılıştan sahip olduğu apriori donanımdır. Yani biz, ahlâkın gerekliliğine
inandığımız zaman apriori özelliklerimizden dolayı Allah’a ve ahirete inanmak (bunları postulat olarak kabul etmek) zorunda
kalıyoruz. Ayrıca ahlâkın Kant’ın deyimiyle insan için bir “maksim” olması da yaratılışımızdan gelen apriori özelliklerden
dolayıdır…

Kısacası: Apriori’ye savaş açan perişan olmaya mahkumdur!

YARATILIŞIMIZA KODLANANLAR

O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında
değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.
Rum Süresi 30.Ayet

Yaratılışımızdan bizde kodlu olan (apriori) bilgiler hem Allah’ın dininin söylediklerine uygundur, hem de bu yaratılış Allah’ın
mükemmel yaratışının delilidir. Ayette “yaratılıştan verilen” diye çevirdiğim kelime ilk yaratmayı ifade eden “fatara” fiilinin
mastar halidir ve ilk yaratılış tarzını, yaratılışımızın başlangıcında verilen özellikleri ifade etmektedir. Bu bölümün başında
benliklerimizde deliller olduğunu söyleyen ayeti “yaratılışa uygunluk” olarak düşünürsek daha da rahat anlaşılır. Descartes’ın
savunduğu şekilde “doğuştan fikirler, yaratılıştan gelen fikirler” şeklinde açıklama birçok kişiye anlaşılması zor gelmektedir.
Descartes’ın savunduğu tarzda bu fikri anlamak için insanın zihin yapısı üzerine çok dikkatli bir konsantrasyon
gerekmektedir. “Doğuştan fikirler” şeklinde açıklama da muhakkak yaratılışa uygunluğu ifade eder, fakat yaratılışa
uygunluğun “yaratılışımız ve dinin söylediklerinin uyumu” çerçevesinde ele alınması da mümkündür ve bu geniş kitlelerce
daha rahat anlaşılabilir.

Birçoğumuz “Nereden geldim”, “Niye varım”, “Nereye gidiyorum” sorularına cevap aramaktadır. Dikkatli düşünürsek tüm
bu soruları sorma nedenimiz bu soruları soracak şekilde yaratılmamızdır. Birçok insan bu sorulardan kaçtığı, düşünmemeye
uğraştığı ve kendi yaratılış özelliklerini bastırdığı için yaratılış gereği olan bu soruları sormaz. Kısacası bizi Yaratanın bize bu
soruları sordurtması bizi “dine inanacak şekilde yaratması”, bu ise “bir din gönderecek olması” demektir. Çünkü bu soruların
din dışında cevabını veren hiçbir sistem yoktur. Yani bir dinin olması gerektiğinin delili, bizim yaratılıştan bir dine inanacak
şekilde yaratılmamızda gizlidir.

Bizi susatan Allah, karşılığında su bulma imkanını da, suyu da yaratmıştır. Bizi acıktıran Allah, karşılığında sayısız yiyeceği
yaratmıştır. Dikkat edilirse acıkma, susama hissi; dış dünyada suyun, yemeklerin olmasından farklıdır. Canımız su yerine,
yani hidrojen ve oksijen atomlarından oluşan bu molekül yerine, Dünya’da hiç olmayan, bize yararsız veya vücudumuzla
alakasız bir molekülü de arzulayabilirdi. Fakat, hayır! Vücudumuz kendisi için en gerekli olanı ve var olanı yaratılıştan
isteyecek şekilde yaratılmıştır. Sonsuza dek var olmak, hiç yok olmamak; bizim sudan, yemekten daha büyük ihtiyacımızdır.
Hayatın devamı her türlü istekten, arzudan üstündür. Yani Allah, bizi ahirete baştan muhtaç yaratmıştır. Eğer Allah vermek
istemeseydi, istemeyi vermezdi. Yaratılıştan bize verilen bu istek ise ahiretin bir delilidir.

Görüldüğü gibi bizim yaratılışımızda hem Allah’ın, hem dinin, hem ahiretin delilleri mevcuttur. Rum suresinin 30. ayetinin
sonlarındaki ifadeye dikkat edelim. “Bu doğru ve eskimez dindir.” Çünkü bu ilk insanın yaratılışından beri var olan, insanın
yaratılışında taşıdığı delillerdir. Bu delilleri okumayı beceren Allah’a inanır, dine inanır, ahirete inanır.
Ayetin en son cümlesi de çok anlamlıdır.
“Fakat insanların çoğunluğu bilmemektedir.” Gerçekten de birçok insan,
yaratılıştan kendisinde olan bu delilleri değerlendirememekte ve kendi kendilerini inkâr etmektedirler.


Her Şeyin Doğrusunu Yanlız ALLAH Bilir !


Yazarın önceki yazıları