Ontolojik Delil

Allah’ın gönderdiği tüm dinlerin en temel mesajı, Allah’ın mükemmel bir varlık oluşudur.

Dış dünyada Allah’ın yarattıklarının her birini incelediğimizde buna daha çok tanıklık ederiz. Ontolojik delilde ise farklı
olarak Allah’ın varlığına dış dünyadan değil, zihnimizde yaratılışımız gereği var olan “mükemmellik” veya
“Mükemmel Varlık” fikrinden ulaşılır.

Felsefe tarihinde ontolojik kanıtın ilk açıklamalarına Farabi ve İbni Sina’da rastlıyoruz. Farabi, ontolojik delili, dış
dünyaya (kozmolojik) dayanan delillerle karıştırarak inceler. Buna göre Allah’ın varlığı zorunludur, bir an için Allah’ı
yok kabul etmeye kalkarsak zihin çelişkiye düşer. Geri kalan tüm varlıklar mümkün varlıklardır; bu varlıkların varlığı
gibi, yokluğu da düşünülebilir. Mümkün varlıklar, zorunlu varlıkta son bulmazsa, zihinsel çelişki ortaya çıkar.

Farabi’nin delili ontolojik ve kozmolojik delillerin karışımı olduğu için birçok kişi felsefe tarihinde bu delilin izlerini
ciddi bir şekilde ilk olarak İbni Sina’nın eserlerinde bulduklarını söylerler. Batı dünyasında Anselm ile ve ondan sonra
da Descartes ile meşhur olan birçok izah aynen İbni Sina’nın eserlerinde mevcuttur.

Herşeye rağmen bu delil düşünce tarihinde en çok Descartes ile anılmaktadır. Descartes hiçbir yanlışa düşmemek için
bildiği tüm bilgileri yok sayarak felsefesine başlar. Daha sonra “Düşünüyorum öyleyse varım” diyen Descartes,
kendi benliğinin inkâr edilemeyecek şekilde var olduğunu; düşünmenin asla inkâr edilememesinin, apaçık gerçekliği
temelinde kabul eder. (Descartes’ın burada kabul ettiği varlığı, temelde Kuran’ın “nefs” kavramı ile ifade edilen benlik
kavramıdır, maddi bedeni kastetmemektedir.)

Daha sonra Descartes bilmenin şüphe etmekten daha büyük bir mükemmellik olduğunu anlar ve bu mükemmellik
fikrinin kendisini nasıl en Mükemmel’e götürdüğünü şöyle açıklar:
“Bundan sonra şüphe etmem, yani varlığımın mükemmel olması üzerine düşünerek
(Çünkü bilmenin şüphe etmekten daha büyük bir mükemmellik olduğunu açıkça görüyordum) olduğumdan daha
mükemmel olan bir şeyi düşünmeyi nereden öğrendiğimi araştırmaya karar verdim ve bunu gerçekten daha
Mükemmel bir Varlık’tan öğrenmiş olmam gerektiğini apaçık anladım.

Kendi dışımdaki başka birçok şey;
Örneğin: Gök, Yer, Işık, Sıcaklık gibi daha binlerce şey hakkındaki düşüncelerime gelince, bunların nereden geldiğini
bilmekte o kadar zorluk çekmiyordum; çünkü onlarda kendilerini benden üstün kılacak hiçbir şey görmediğimden,
hakiki oldukları takdirde ise onları yokluktan edindiğime, yani bir eksikliğim bulunması dolayısıyla bende
bulunduklarına inanabilirdim., Ama bu, kendi varlığımdan daha Mükemmel bir Varlık fikri için aynı olamazdı. Çünkü
onu yokluktan edinmek açıkça imkansız bir şeydi; sonra da en mükemmelin daha az mükemmelden çıkmasında, ona
bağlı olmasında, hiçten bir şeyin meydana gelmesinden daha az aykırılık bulunmadığına göre, onu kendimden de
edinemezdim. Böylece, olduğumdan daha mükemmel bir varlık hatta herhangi bir şekilde bende bir fikir bulunan
bütün mükemmelliklere sahip olan bir varlık tarafından, yani tek kelimeyle söylersem, Allah tarafından bu fikrin bana
verilmiş olması olasılığı kalıyordu geriye.”

Descartes benliğindeki (nefsindeki) delilleri inceleyerek Allah’ı bulur. Descartes insanın benliğine bu bilginin, bir esere
sahibinin kendi markasını basması gibi, Allah tarafından işlendiğini söyler: “Zihnimin uydurması veya yapması da
değildir. Zira ondan bir şey eksiltmek veya ona bir şey katmak elimde değildir. Dolayısıyla onun da yaratıldığım
zaman benimle birlikte doğmuş ve meydana getirilmiş olduğunu söylemekten başka diyecek hiçbir şeyim kalmıyor.
Doğrusu Allah’ın bu fikri, beni yaratırken, sanatkarın eserine işlediği bir marka gibi, zihnime koymuş olmasını garip
bulmamalıdır…”

KANT’IN ZAMAN VE MEKAN KATEGORİLERİ

Kuran benliklerimizde deliller olduğunu söyler. Buraya kadar Farabi, Descartes gibi düşünürlerden benliklerimizde
doğuştan “Allah’ın varlığı” fikrinin var olduğuna dair açıklamalarını inceledim. Tahminimce Kuran’ın benliklerimizde
deliller olduğunu söyleyen ayeti “Allah’ın varlığı” fikrinin zihnimizde olmasından daha geniş anlamda delillere de işaret
etmektedir. Kanımca “Apriori” olarak tanımlanan benliğimizin, zihnimizin doğuştan sahip olduğu tüm özellikler, bu
ayetin işareti kapsamındadır.

Kant’ı Kant yapan eşsiz buluşuna göre zaman ve mekan bizim her türlü deneyden, dış dünyayla buluşmadan önce
sahip olduğumuz sezgilerdir. Küçük bir çocuğun mesafeler hakkında hiçbir fikre sahip olmamasına rağmen, hoşuna
gitmeyen şeylerden uzaklaşması, beğendiği şeylere yaklaşmak istemesi bunun delilidir. Öyleyse insan, doğuştan hazır
bir sezgiyle bu şeylerin önünde, yanında, dışında, kendisinden başka yerde olduklarını apriori olarak bilir. Yani dış
dünyayla temas etmeden önce zihnimizde mekan fikri hazırdır. Zaman için de aynısı geçerlidir. Her algıdan önce
çocuk, önce ve sonra duygusuna sahiptir. Bunlar olmasaydı; tüm algılarımız birbirine karışır ve düzensiz, sırasız,
karmaşık algıları kavrayamazdık. Zaman ve mekan sezgilerinin doğuştan bizde var olduğunun diğer kanıtlarına konu
uzadığı için girmiyorum.

Kant, benliğimizin doğuştan sahip olduğu bu özellikleri dış dünyayla temasımızı irdelerken kullandı. Bunların Allah’ın
varlığının delilleri olduğuna dair bir şey söylemedi. Kant’ın bu buluşu benliğimizde var olan özelliklerin dış dünyayla
nasıl uyumlu olduğunun bir delilidir. Biz tek bir benliğe sahibiz ve tek bir mekanda yaşıyoruz. Yaşadığımız mekanı
çok kompleks bir kapıya benzetebiliriz. Benliğimiz ise doğuştan sahip olduğumuz zaman ve mekan kategorileriyle tek
anahtarımızdır. Bu çok kompleks kapıya, benliğimiz gibi çok kompleks bir anahtarı sokuyoruz ve karşımızdaki kapı
açılıyor. Bu anahtarın (benliğimizin) tesadüfen var olduğu hiç söylenebilir mi? Çok açıkça bellidir ki bu Evren’i,
zamanı ve mekanı Yaratan kim ise insan benliğini tüm donanımıyla Yaratan da odur.

Dil öğrenme yeteneğimiz de doğuştan apriori olarak benliğimizde, zihnimizde hazırdır. İnsanın bu en önemli
ihtiyacının zihninde hazır olarak yaratılması da, aynı zaman ve mekan kategorileri gibi Yaratıcımızın bizi mükemmel
yarattığının delilleridir. Dış dünyada var olan ortama uyum sağlaması için maddi bedenimiz gibi zihni yapımız da her
türlü donanımla hazır olarak yaratılmıştır.

Görüldüğü gibi doğuştan benliğimizde var olan apriori seziler bizi hiç yanıltmamaktadır. Kant bu apriori sezilerin
deney alanına uygunluğunu gösterdi. Bu da aslında apriori sezilerin deney alanında deneylenmesi demektir. Buradan
hareketle apriori sezgileri deney alanının dışına taşıracak güveni elde edebiliriz. Örneğin bir İbni Sina, bir Descartes
gibi; zihnimizde doğuştan var olan Allah fikrini bir delil olarak kabul edebiliriz.

Kant apriori olan zaman ve mekan sezgileriyle ilgili açıklamasının “Kuran’ın benliklerimizde deliller olduğunu”
söyleyen ayetine konu olduğunu duysa herhalde çok şaşırırdı! Bize göre Kant’ın ahlakın varlığı için Allah’a ve ahirete
inanmamız gerektiğini söyleyen açıklamalarından da insanın sahip olduğu apriori bilgiler için sonuçlar çıkarılabilir.
Kant ahlâk ilkesinin uygulanması için kaçınılmaz olarak Allah’a ve ahirete inanılması gerektiğini söyledi. Kant bunu
apriori özelliklerimizden kaynaklanıyor olarak değerlendirmedi, bu durumu pratik bir ihtiyaç olarak, pratik aklın bir
tavrı olarak gördü. Fakat belli donanımlarla yaratılan aklı, bu sonuçlara götüren yaratılıştan sahip olduğu apriori
donanımdır. Yani biz, ahlâkın gerekliliğine inandığımız zaman apriori özelliklerimizden dolayı Allah’a ve ahirete
inanmak (bunları postulat olarak kabul etmek) zorunda kalıyoruz. Ayrıca ahlâkın Kant’ın deyimiyle insan için bir
“maksim” olması da yaratılışımızdan gelen apriori özelliklerden dolayıdır…

Kısacası: Apriori’ye savaş açan perişan olmaya mahkumdur!

YARATILIŞIMIZA KODLANANLAR

O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah'ın
yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.
Rum Süresi 30.Ayet

Yaratılışımızdan bizde kodlu olan (apriori) bilgiler hem Allah’ın dininin söylediklerine uygundur, hem de bu yaratılış
Allah’ın mükemmel yaratışının delilidir. Ayette “yaratılıştan verilen” diye çevirdiğim kelime ilk yaratmayı ifade eden
“fatara” fiilinin mastar halidir ve ilk yaratılış tarzını, yaratılışımızın başlangıcında verilen özellikleri ifade etmektedir.
Bu bölümün başında benliklerimizde deliller olduğunu söyleyen ayeti “yaratılışa uygunluk” olarak düşünürsek daha da
rahat anlaşılır. Descartes’ın savunduğu şekilde “doğuştan fikirler, yaratılıştan gelen fikirler” şeklinde açıklama birçok
kişiye anlaşılması zor gelmektedir. Descartes’ın savunduğu tarzda bu fikri anlamak için insanın zihin yapısı üzerine
çok dikkatli bir konsantrasyon gerekmektedir. “Doğuştan fikirler” şeklinde açıklama da muhakkak yaratılışa
uygunluğu ifade eder, fakat yaratılışa uygunluğun “yaratılışımız ve dinin söylediklerinin uyumu” çerçevesinde ele
alınması da mümkündür ve bu geniş kitlelerce daha rahat anlaşılabilir.

Birçoğumuz “Nereden geldim”, “Niye varım”, “Nereye gidiyorum” sorularına cevap aramaktadır. Dikkatli
düşünürsek tüm bu soruları sorma nedenimiz bu soruları soracak şekilde yaratılmamızdır. Birçok insan bu sorulardan
kaçtığı, düşünmemeye uğraştığı ve kendi yaratılış özelliklerini bastırdığı için yaratılış gereği olan bu soruları sormaz.
Kısacası bizi Yaratanın bize bu soruları sordurtması bizi “dine inanacak şekilde yaratması”, bu ise “bir din gönderecek
olması” demektir. Çünkü bu soruların din dışında cevabını veren hiçbir sistem yoktur. Yani bir dinin olması
gerektiğinin delili, bizim yaratılıştan bir dine inanacak şekilde yaratılmamızda gizlidir.

Bizi susatan Allah, karşılığında su bulma imkanını da, suyu da yaratmıştır. Bizi acıktıran Allah, karşılığında sayısız
yiyeceği yaratmıştır. Dikkat edilirse acıkma, susama hissi; dış dünyada suyun, yemeklerin olmasından farklıdır.
Canımız su yerine, yani hidrojen ve oksijen atomlarından oluşan bu molekül yerine, Dünya’da hiç olmayan, bize
yararsız veya vücudumuzla alakasız bir molekülü de arzulayabilirdi. Fakat, hayır! Vücudumuz kendisi için en gerekli
olanı ve var olanı yaratılıştan isteyecek şekilde yaratılmıştır. Sonsuza dek var olmak, hiç yok olmamak; bizim sudan,
yemekten daha büyük ihtiyacımızdır. Hayatın devamı her türlü istekten, arzudan üstündür. Yani Allah, bizi ahirete
baştan muhtaç yaratmıştır. Eğer Allah vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi. Yaratılıştan bize verilen bu istek ise
ahiretin bir delilidir.

Görüldüğü gibi bizim yaratılışımızda hem Allah’ın, hem dinin, hem ahiretin delilleri mevcuttur. Rum suresinin 30.
ayetinin sonlarındaki ifadeye dikkat edelim. “Bu doğru ve eskimez dindir.” Çünkü bu ilk insanın yaratılışından beri var
olan, insanın yaratılışında taşıdığı delillerdir. Bu delilleri okumayı beceren Allah’a inanır, dine inanır, ahirete inanır.
Ayetin en son cümlesi de çok anlamlıdır. “Fakat insanların çoğunluğu bilmemektedir.” Gerçekten de birçok insan,
yaratılıştan kendisinde olan bu delilleri değerlendirememekte ve kendi kendilerini inkâr etmektedirler.

Her Şeyin Doğrusunu Yanlız Yüce ALLAH bilir !


Yazarın eski yazıları
Kuran Büyü kitabı değildir!