Fehmi Koru, arkadaşı Gül’ün sözlerinde problem görmüyor mu?
Ahmet Kekeç - Star Gazatesi

    Fehmi Koru’yu severim. Ustamızdır, abimizdir, meslek büyüğümüzdür, üzerimizde emeği vardır ama iş onun
    zannettiği gibi değil...
    Diyor ki abimiz, “AK Parti denildiğinde ilk akla gelen birkaç isimden biri, AK Parti iktidarının ilk başbakanı, uzun yıllar
    dışişleri bakanı ve aynı partiden ilk cumhurbaşkanı olan Gül, bazısı ‘gazeteci’ sıfatını taşıyan çoğu ‘trol’ diye
    tanımlanan ‘yeni AK Partili’ tipler tarafından her fırsatta çarmıha gerilmek isteniyor.”
    Esasında doğru söylüyor...
    En azından, yazdıklarının ilk bölümü itibarıyla doğru söylüyor...
    Fakat burada bir şerh düşmemiz, “düne kadar” dememiz gerekecek.
    Düne kadar AK Parti denildiğinde ilk akla gelen birkaç isimden biri Sayın Abdullah Gül’dü.
    Diğeri, şarabın tadından başka her şeyini bilen Sayın Abdüllatif Şener...
    Başka isimler de sıralayabiliriz ama “düne kadar” AK Parti denildiğinde bu iki isim “özellikle” akla gelirdi.
    Bugün AK Parti denildiğinde bu iki değerli isim akla gelmiyor.
    Daha doğrusu, “artık” gelmiyor.
    Bunun sorumlusu, yine kendileridir.
    Şarabın tadından başka her şeyini bileni, yani Abdüllatif Şener, darbe korkusuyla, partisini ve dava arkadaşlarını
    bırakıp kaçtı. Bir ara parti kurdu. Söktüremeyince, CHP’ye geçti. Milletvekili oldu. Şimdi, CHP politikalarını
    seslendiriyor. Muhtemelen halinden memnundur.
    Sayın Gül, Cumhurbaşkanlığından emekliye ayrılınca, taammüden “suskunluğu” benimsedi... Daha doğrusu,
    “sorumlu” olduğu düşünülen konularda sustu.
    Partisinin hiçbir etkinliğine katılmadı.
    Hiçbir davete (yemek davetleri dâhildir) olumlu cevap vermedi.
    Bizzat arandı...
    Halefi konumundaki Erdoğan tarafından, aynı konuda, hem de iki kez, “bizzat” arandı.
    Karşılık vermedi.
    Kendisine, dava arkadaşlarını yalnız bırakmaması, kurucusu olduğu AK Parti’ye yönelik “teknik nakavt” girişimine
    karşı tutum alması (yani, mitingde dava arkadaşlarıyla aynı karede görünmesi) istenmişti.
    Mazeret bildirme nezaketi dahi göstermedi.
    Hep küstürülmüş ve gadredilmiş adamı oynadı.
    Küsmesine yol açan tutumlar (olaylar) neydi?
    Bunu hiçbir zaman bilemedik.
    Bilebildiğimiz şuydu:
    Başdanışman olarak atadığı “terbiye özürlü” bir zat, bir ara bir kitap yazmış, kitabında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a
    yönelik bazı ayıp, çirkin, terbiyesizce yakıştırmalarda bulunmuştu.
    Bununla da kalmamış, bu yakıştırmaların Sayın Gül tarafından da paylaşıldığını ima etmişti.
    Sayın Gül, bu imaları tekzip etme gereği duymadı.
    Hatta kitaba “onay verdiğini” açıkladı.
    Rahatsızlığını kendisi söyleyememişti, söyleyemiyordu. Başdanışmanına söyletiyordu.
    Niye bu dolambaçlı ve “problemli” yolu seçmişti, onu da bir türlü öğrenemedik.
    Politikayı bıraktığını, aktif siyasete nokta koyduğunu söylüyordu ama dava arkadaşlarına karşı aktif siyasetin
    neredeyse en militan neferi kesildi.
    Öyle ki, “Cumhurbaşkanı adayımız kardeşim Abdullah Gül’dür” diyen Erdoğan’ı devirebilmek için “mutabakat
    arayışına” bile girişti.
    Fehmi Koru, bu Abdullah Gül portresinde “problem” görmeyebilir. Arkadaşıdır. Onu “korumak-kollamak” istemiştir.
    Bunu anlayışla karşılarız.
    Peki, “İçişlerinizi düzenlemezseniz darbe ve iç savaş kaçınılmaz hale gelir” sözünde de mi problem görmüyor?
    Bu bir trol sorusu değildir.
    Kimseyi çarmıha da germiyoruz.
    Fehmi Koru elini vicdanına koyup söylesin:
    Değil midir?
    Hem de 15 Temmuz’un üzerine söylenmiş bu söz problemli değil midir?